Kadına uygulanan şiddet üzerine ne konuşulacaklar bitiyor ne de yazılacaklar. Herhalde kadın-erkek doğasını bir çözebilsek dünyada ne savaşlar kalırdı ne de mücadele edilecek sorunlar! Abarttığımı düşünüyor olabilirsiniz, bence abartmıyorum. Böyle düşünmeme sebep olan aslında geçenlerde incelediğim “The Origins of Male Dominance and Hierarchy” adlı yabancı kaynaklı bir araştırmada paylaşılanlar! Konusu avcı-toplayıcı toplum ve yerleşik toplumlardaki kadın/ erkek davranışlarını kıyaslama üzerine olan bu araştırmadaki bir bölüm bende gerçekten derin bir sorgulamaya yol açtı.
Araştırmada avcı-toplayıcı toplumlarda kadın ve erkek haklarının daha dengeli olduğundan, yerleşik toplumla birlikte erkek hakimiyetinin öne çıkmasından bahsediyordu. Yerleşik toplumlarla beraber türün devamlılığı için bebek yetiştirecek çiftlerden birinin yer değiştirmesi gerektiğini vurguluyordu. Bebeğin emzirilmesi, büyütülmesi ile ilgili seçilecek olasılıklar ya kadın, erkeğin ve ailesinin bulunduğu yerleşim yerine ya erkek kadının ve ailesinin yerleşim yerine ya ikisinden birinin amca, dayı gibi bir akrabalarının yanına ya da kadın ve erkek ailelerden bağımsız sadece kendilerine özgü bir yerleşim yerine tercihte bulunması gerektiğini söylüyordu. Buraları tahmin edilebilir kısımlar, ancak bu kadar basit bir seçimin beraberinde getirebileceği sorunlardan bahsettiğinde insan gerçekten bir aydınlanma yaşıyor.
Vurgulanan önemli detay şuydu, eğer kadın erkek ve ailesinin yanına giderse kendini koruyabilecek erkek aile üyelerinden uzaklaşıyordu. Yanlarına katıldığı kabile, topluluk her neyse uzun zamandır birlikte büyümüş birbirine benzer bir sosyal çevreden ya da erkeğin akrabalarından oluşuyordu. Eğer kadın, olumsuz bir durumla karşı karşıya kalırsa akrabaları erkeği tutuyordu. Sosyal çevredeki kişiler ise erkek ve akrabaları ile birlikte büyüdükleri için, kadın onlar için yabancı bir kişi olduğu için tanıdık ve bildik olanı seçme eğiliminde bulunuyorlardı. Kadının sosyal ortamdaki hemcinsleri ise dışarıdan gelen bir kişi için bulundukları ortamda risk almak istemiyorlardı. Erkek, arkadaşları ile konuşurken genelde her erkeğin şikayetinin benzer olmasından (dırdır eden, eleştiren, talepkar kadın gibi) kendini giderek her konuda haklı bulmaya, kadını sorunlu görmeye başlıyordu. Düşünsenize, erkek giderek kendi gözünde Tanrılaşarak bir güç sarhoşluğu yaşamaya başlıyor.
Önünde zayıf, sorunlu ve her şeyiyle kendine muhtaç bir varlık, üstüne üstlük ona hizmet ediyor! Bence bir erkeğin böyle bir şeytani ego ayartmasına dayanabilmek için kişilik olarak çok gelişmiş olması gerekiyor ki tarih hala kadın ve erkeğin kendi varlığının tanımını arayışı üzerine kuruluyken bu beklenti bence çok fazla.
Stanford hapishane deneyini hepiniz hatırlarsınız, Prof. Philip Zimbardo her insanın gerekli şartlar oluştuğunda kontrolsüz güç verildiğinde zalimleşebileceği ve kontrolden çıkabileceğini göstermek için bir deney düzenlemişti. Öğrencilerden oluşan gardiyan ve mahkum olarak iki grup ele alarak, gardiyanlara mahkumlara kuralları uygulatmalarını, mahkumlarında direnmeleri söylenmişti. Deneyin ilerleyen dönemlerinde gardiyanlar giderek şiddetlenen psikolojik kontrol taktikleri geliştirmeye başladıkları gözlemlendi. Deney haftalarca sürmesi gerekirken 6. günde kesilmek zorunda kalmıştı.
Çünkü toplumun verdiği yetki ile kişiler giderek sadistleşmiş, kendi doğrularını karşı tarafın bireyselliğini ezip geçecek şekilde kontrolsüz güç uygulamaya başlamışlardı. Aslında bu açıdan bakınca sorunun erkek- kadın ilişkisinin bir adım ötesinde taşımasını da düşündürtüyor.
Düşünsenize erkek, kendi yanına gelen, farklı duyguları, düşünceleri olan birini belki de sözde tıpkı gardiyan gibi kuralları uygulatmaya, uyum sağlatmaya çalışıyor. Bir kadının doğasını, mucizelerini ve ona verebileceklerini bilmediği için nelerden mahrum olduğunu bile farkında değil. Hem erkek hem kadın için geçerli olan bir şey var ki kendimizden tümüyle farklı bir varlıkla birlikte iken kendimizi tıpkı bir heykeltıraş gibi biçimlendirerek çok daha olgun ve özgün bir hale getirebiliriz. Burada görünen o ki durum tam tersi, erkek, kadından kendi duygularına uygun, ruhu çıkartılmış bir heykel yaratmaya çalışıyor.
Yine aynı araştırmada avcı toplayıcı toplumda yaşayan bireylerde erkek kadına vurduğunda kadın da erkeğe aynı şekilde vurduğundan bahsediliyor. Burada kadın ve erkek arasındaki şiddetin onaylanması değil vurgulanan, bekleyin! İşte, beni en cezbeden yeri geliyor, araştırma diyor ki: Kadın vurmayı, erkek bir şey yapmamayı tercih ediyor, çünkü kadın vurmazsa toplum durumu dengelemek adına erkeği cezalandırıyor, kadının vuruşu bir anlamda erkeği koruyor!
Nasıl toplumsal bir denge! Henüz varlığımızın sınırlarını ararken, Z kuşağını birey yapacağız derken verdiğimiz özgürlük ve konfor ile şuursuzlaştırmışken bir kez daha düşünmemiz gerekiyor. Toplumsal uyanış, birliktelik ve bilinçlilik şart, bu haysiyetsizliğin önündeki tek çıkış yolu bu. Bir kadın olarak ne kadar kariyer yapsak da ne kadar özgürüz desek de birey olarak tek başımıza bu durumla mücadele etmemizin kolay olduğunu düşünmüyorum. Hadi, güçlü, bağımsız kadınlar, size soruyorum erkek size yumruğunu salladığı zaman ona bir tokat vurun, sizce her şey dengeye gelir mi? Yalnız olduğumuz sürece, toplumsal bütünlük sağlamadığımız sürece dediğim gibi çıkış yolumuz yok.
Şiddet şiddettir, ister fiziksel ister psikolojik! Unutmadan, kontrolden çıkan Stanford deneyi 6. Gününde deney tamamlanmadan nasıl durdurulmuş biliyor musunuz? Profesörün o dönem asistanı, sonrası karısı olan kişinin uyarması ile! Kelimelerin arasına sıkıştırmadan duramayacağım yine bir kadının eli ile…