Açık camdan yüzüme çarpan sert rüzgâr beni kendime getirdi. Denizdeki küçük balıkçı tekneleri, üzerlerine düşen güneş ışığı ile sanki birer yıldızmışçasına parlıyorlardı. Masmavi, derin, sudan, ipeksi bir gökyüzü diye düşündüm. Ve üzerine serpiştirilmiş ışıldayan yıldızlar… Tıpkı Van Gogh’un The Starry Night (Yıldızlı Gece) tablosu gibi, ama gündüz versiyonu… Çok sevdiğim bir tablo olmasına rağmen, içindeki karanlık çoğu zaman beni ürkütürdü. Bu dünyaya hiç ait olamamış, zamanında anlaşılamamış bir adamın zamansız eseri. Gören herkesin nedenini bilmediği bir şekilde vazgeçemediği bir tablo. Bu anlaşılması zor adam, yaşadığı süre boyunca gerçekten hep kayıp bir ruh muydu? Yoksa anlayamadığımız için onu o karanlık dünyasında yalnız bırakarak biz mi kaybolmasına sebep olmuştuk? Tabloya her baktığımda bu soru aklıma geliyor.
Bu dünya benim de aynı şekilde kaybolup gitmeme izin mi verecek? Gecedeki karanlığı bakan herkes görebilir. Ya günün ortasındaki karanlığı ya da ışıldamaların ardındaki bizi boğan karanlığı? İnsan kendi içindeki karanlığı görmekte bile zorlanıyorken, bir başkası biz perdeyi aralamazsak içimizdekini nasıl görebilir? Bizi nasıl iyileştirebilir?Tekneleri izlemeye koyuldum, ne kadar sarhoş edici bir güzellik… Kendimi muhteşem bir yağlı boya tablodaki bir figür gibi hissediyordum; içten içe gülümsedim.
Tabloya kendimi eklediğim zaman artık bu bir manzara resmi değil de natürmort bir çalışmaya dönmüş gibiydi. Eskiden natürmort resmi doğa, manzara resmi zannederdim. Meğer, dalından koparılmış meyveleri, toprağından alınmış çiçekleri, vurulmuş kuşları anlatıyormuş. Doğasından uzaklaşmış, ruhu kalmamış, bir zamanlar canlı olan, ama artık olmayan ya da hiç canlı olamamış şeyleri… Tıpkı benim gibi… Yaşama baktığımızda uzaktan her şey ne kadar da güzel görünüyor. İçine girmedikçe zaten her şey göz alıcı, özendirici değil midir?
Sanırım bu yüzden hayatın güzelliklerini bir resme ya da bir fotoğraf karesine sıkıştırıp bakmaya çalışıyoruz. Gerçekliklerinden sıyırıp sadece estetiğin ve büyüleyiciliğin kaldığı karelere sıkıştırdığımızda kusursuz olabiliyorlar. Biz de birkaç dakika bile sürse sayelerinde huzuru tadıyoruz… Peki, ya gerçekler nerede? Kendi tablomun içinde ilerledim, denizin üzerinde ahenkle sallanan bir tekneye yaklaştığımı düşündüm. İçindeki bunalmış, yaşlı adamı şimdiden hissedebiliyordum. Elleri nasırlı, yüzü yorgun, şansa kalmış kaderinde ağına takılacak bir balık için umutlanmaya korkan o yaşlı adamı. Oysa uzaktan her şey ne kadar kusursuz ve göz alıcı! Kulağımı tırmalayan korna sesi ile düşüncelerimden sıyrıldım.
Köprüden geçmeye devam ediyorduk, her zamanki gibi traf ik vardı. Artık İstanbul’un her saatinde trafik var. Kötü şeyler de bazen işe yarayabilir; mesela sabrı zorlayan trafik, şu anda bana hayran olduğum boğazı izleme şansı veriyordu. Önümde, renkli çelik kutuların içinde ilerleyen kafalar vardı. Hepsi gitmek istedikleri yere ulaşabilmek için elleri direksiyona sımsıkı yapışmış, gözleri bıkkınlıkla önündeki diğer renkli çelik kutunun ilerlemesini bekliyordu.
Acaba kaçı başını çevirip köprüden aşağı doğru bakıp boğazdaki kıpırdayan dalgaları ve ışıldayan tekneleri izliyordu? Yıllar önce keşfetmiştim, bu köprüden her geçişimde her şey aynı görünse bile ne deniz ne gökyüzü bir daha asla kendini tekrarlamıyordu, benzersizdi. Tıpkı hayatın kendi gibi. Her şeyi 16görmek ve yaşamak için tek bir seferlik şansınız vardı. Acaba arabayı ben kullanıyor olsam, yine bu kadar derin izleyebilir miydim? Yanımda direksiyonu sıkıca kavramış o güçlü ellere baktım, parmaklarından birinde bir şey ışıldıyordu. Işıldayan o altın halkanın bir benzeri benim parmağımdaydı. Uzaktan ne kadar huzur verici görünüyordu, diğer eşini bulmuş, bütünleşmiş halkalar. Yakına gelince buz gibi yüreklerin birbirine değemedi bir sessizlik…