Size de olmuştur…
Bir olayı arkadaşlarınıza anlatmaya kalktığınızda, aynı anıların içinde bulunmuş herkesin bambaşka şeyler hatırladığını fark edersiniz. Karşı tarafın neden olayları bu şekilde çarpıtarak anlattığına şaşırır, hatta bazen öfke bile duyarsınız.
Çift terapilerinde en çok sevdiğim anlardan biri, aynı olayı hem kadına hem de erkeğe anlattırmaktır. Her biri, yaşadıklarını kendi duyguları, kendi bakış açıları ile öyle aktarırlar ki anlattıkları olaylar sanki farklı filmlerden alınmış sahnelerdir, birbiri ile alakası yoktur. Erkek anlatırken kadınının ne kadar bencil, duyarsız olduğunu dinler kadına öfkelenirsiniz, kadın aynı olayı anlatırken erkeğin kadını nasıl ezdiğini, kadının kendini ifade edemediğini dinler üzülürsünüz. Buradaki asıl sorun her ikisi de aslında doğruyu anlatıyordur, her ikisi de haklıdır. Sorun gerçeklik aslında bir o kadar değişkendir.
Peki, ya siz? Hiç düşündünüz mü, yaşadığınız olayları gerçekten olduğu gibi mi hatırlıyorsunuz? Belki sizin anılarınız da gerçekte olandan çok daha farklıdır. Karşımızdaki kişinin olayları farklı aktarmasını onun korkuları, bencilliği, travması, bakış açısı diyebiliyoruz. Ancak hiç düşündünüz mü kendinizin yaşadıklarınızı farklı hatırlamasına ne diyorsunuz?
Hatırladığınız anılar gerçekten hatırladığınız gibi mi? Gerçeklik bu kadar değişebilirken hatırladığınızı sandığınız ve üzerine kurguladığınız kimliğinizle “Ben buyum, böyle biriyim” derken yaşadıklarınız bir yalandan, hatta sizin uydurduğunuz bir yalandan ibaretse!
Evet, şimdi şöyle bir bakalım neden bu yanılsama? Bizim seçimlerimizi yöneten, neden sonuç ilişkisini kurgulayan içsel parçaya, yani “Ego” ya… Eğer ego yeterince olgun değilse, gelişmemişse, kendinin ne kadar değerli olduğu, ne kadar sevilebileceğine dair kaygıları varsa dışarıdaki gerçekliği tam anlamı ile sindiremeyebiliyor. Acı verici bir olay karşısında, gerçekliğin ağırlığını taşıyamayan bir benlik, tıpkı çocuğunu üzmemek için olayları gizleyen, masala çeviren bir ebeveyn gibi ego savunma düzeneklerini kullanarak başka bir hikayeye dönüştürür. Bu da bizim olayı olduğundan daha farklı algılamamıza sebep olur.
Örneğin, çok hoşlandığınız bir kişinin sizi reddettiği zaman “Tanrım, kimse beni sevmeyecek mi?” kaygısıyla baş etmek veya hayatınızın aşkından vazgeçmek zorunda kaldığınızı kabullenmek yerine “Aslında o kadar da özel biri değildi. Tuhaf biriydi. Ben zaten fark etmiştim.” diyerek olayı farklı şekilde hatırlamaya başlayabilirsiniz. Çünkü bu kırılgan gerçekle yüzleşmek zordur O andan itibaren olayın bütün örüntüsünü hatırlamak yerine kişi ile ilgili sizi huzursuz edecek davranışlarını hatırlamaya, hatta bu anıları abartmaya başlarsınız. Sizi etkileyen, hoşlanmasına neden olan davranışları hatırlamayı baskılarsınız.
Egomuzun dışarıdaki gerçekliğe dayanma kapasitesi kadar olayları olduğu gibi görebiliriz. Sadece bu da değil, o anda yaşadığımız duygu, geçmiş travmalarımız, inançlarımız, korkularımız, savunmalarımız hepsi dışarıdaki gerçekle aramıza girer ve olay örüntüsünü bize başka bir hikaye şeklinde sunar.
Biz ne kadar olgunlaşır, kendimizi tanır ve farkındalığımız artarsa hayatı olduğu gibi görebilmeye ve kabul edebilmeye başlarız. O zaman gerçekliğe dayanma kapasitemiz artar, acı verecek olsa bile olaylara bakma cesaretimiz olur. İşte o zaman, hayatımızda sorun olan şeyleri değiştirebilme, kendimizi geliştirebilme, acıları onarabilme şansımız olur.
Her şeyden ötesi gerçekten özgür olur ve yaşamaya başlarız. Buna büyümek de diyebiliriz…